“Je t’aime”den Ötesini Bilmemek: Bir Fransızca Cahilinin İtirafı
Galatasaray Üniversitesi’ndeki ilk ders günüm. O gün itibariyle önümde 2 sene boyunca 2 ayrı hazırlık sınıfı olacak. Ömrümde Fransızcaya dair bildiğim tek şey, “Je t’aime & Moi, aussi” kalıbı. Onun da ne demek olduğunu ve nasıl okunduğunu tabii ki bilmiyorum. Lisede bir defterim vardı. Çok severdim. Ön kapağında “Je t’aime”, arka kapağında “Moi, aussi” yazılı idi. Oradan aşinayım. O kadar! Yani o derece süzme bir Fransızca cahiliyim.
Pembe Dizilerden Kalan Miras: İspanyolca Kulak Dolgunluğu
Hayır, duymamışız ki bir soap opera soundtrackinde falan Fransızca içi çift söz! Misal, 8 yaşındayken Corazon, Bailar, Amor, Por Favor, Amigo, Gracias, Vida, Estrella, Familia, Siempre, Ahora, Mucho gibi kelimeleri biliyordum, sorun onları İngilizce sözlüklerde arıyor olmamdı ama bu başka bir konu tabiii. Kimse bana o dizilerin Latin Amerika kökenli olduğunu, dilinin de İspanyolca olduğunu söylememişti. Efendime söyleyeyim Esmeralda olsun, bir Marimar olsun, bir Çirkinler de Ağlar olsun, bir Rosalinda olsun ve tabii ki bir Yıldızlara Ulaşmak olsun bu pembe dizilerin müzikleri sayesinde hiç bir zaman öğrenmeyeceğim İspanyolcaya dair hafif bir kulak aşinalığım olmuştu.
Fransızca açısından ise süzme sıfırdım. Yani Clémentine, Lucky Luke, Il Y Avait Une Fois La Vie gibi çizgifilmlerin müziklerini de saymazsak, doğru düzgün Fransızca bir şarkı da duymamış olabilirim.

“Beaucoup” Şoku: Sekiz Harf, Tek Kelime ve Bir Kavrama Çıkmazı
O zamanlar, GSÜ’de İİBF, Hukuk fakültelerinde yani mühendislik harici bir eğitim göreceklerse öncesinde 1 yıl sadece Fransızca, 1 yıl da lisans derslerine hazırlık nitelikli kapsamlı bir programla ileri Fransızca öğrendikleri bir girizgahın ardından nihayet lisansa başlarlardı. Onların kimisi benim gibi ömründe hiç Fransızca öğrenmemiş insanlar olurdu.
İlk dersi hatırlıyorum: Aldığımız kitaplar önümüzde. Sınıf küçük bir Türkiye karması.
Fransız, çok sonraları gayet iyi Türkçe bildiğini anladığımı, fakat o an bizi hiç mi hiç anlamıyor gibi bakan, sevimli, mavi gözlü öğretmenimiz Monsieur Meny bizlere kitapta bir sayfayı işaret etti, açtık. Orada bir kelime gösterdi. Kelime tam 8 harf: “Beaucoup”! Okumamızı istediğini anlatan bir takım hareketler yaptı. Çekinerek bir kaç arkadaş, “boku” dedi. Bir kaç kişi de hafif tebessüm etti, çünkü bazılarımızın dünyasında o kelime bir biçimde okul sıralarında küçükken çocukların birbirine söylerken şahitlik ettiği, kulağına yaşantısının ilk 17 -18-19 yılında bir biçimde çalışmış o “mersi b.k.mu ye” dalgasıydı. Ben ne tebessüm ettim ne de konuştum. Sadece şaşkınlığımı yenmeye çalıştım. İngilizceye asla benzemiyordu. Çok sonra Almanca öğrendim. Almanca İngilizce benzerliğini çok sık fark ederiz. Ama Fransızcayı o ilk an asla İngilizceye benzetememiştim. Bir de neden 8 harf yazıp 4 harf okuduklarını da anlamaya çalışmıştım. Benimkisi olayı kavrama şokuydu.

Çok sonra her toplu sınav sonrası asılan not listelerinde en tepede ilk 4-5’te oldum. Ancak tüm diller gibi bu dil de ne kadar iyi öğrenirsen öğrenmeye gayret et, eğer aktif kullanmazsan, işinin bir parçası olmaz ise, hatırı sayılır biçimde o dili konuşan bir coğrafyada bir süre çalışmaz, yaşamaz isen, çevrende o dili mecburen okumanı, konuşmanı, yazmanı, duymanı gerektiren bir ortam yok ise elbette biraz nankörlük ediyor. Açıkçası Fransa konuşulan bir memlekete topu topu 3 kere gittim. Haliyle her seferinde ilk gidişimde biraz ık mık seviyesiyle başlıyorum. 3. gün açılıyorum.
Espace Francophone: Analog Dünyada Bir Fransız Vahası
GSÜ’de bir oda vardı: “Espace Francophone” Bu oda kendi çapında bir médiathèque gibiydi, yani Fransızca müzik kasetleri(evet, kasetin son senelerini yakaladık), CD’leri, video kasetleri vardı, istediğin zaman ödünç alabiliyordun, ayrıca alan müsaitse izleyebiliyordun. Kitaplar, dergiler, yani ana kütüphane haricinde ilgi çekici bir seçki de burada var. O odada kural kesinlikle Fransızca dilini kullanmaktı. Genel Kültür derslerimizi de orada Monsieur Berthaud ile yapardık. Ne Spotify var, ne Youtube! Bunlara ulaşmak o kadar kolay değil.
80 kuşağı için dünya analog başlayıp hızla dijitale dönen bir ortam malum. O sıralarda daha dijitale dönmeye tam da başlamamışız. Disketler hala hayatımızda. Kasetler öyle. CD’ler var. İşte ben de kaset çalarımda Fransızca müzikler dinlemeye okulumla başladım. Sonra CD çalarımla devam ettim buna.
Edith Piaf, Anna Mouskori, Céline Dion ilk dinlemeye başladığım isimler olabilir. Sonraları müzikal topluluğumuzla sahneye koyduğumuz Notre Dame’ın Kamburu’nda Fleur de l’Iys rolünü oynamıştım. Orada da müzikal temposunda bir cila attık konuya.
Müzik Evrenseldir: 40 Yaşından Sonra Başka Pencereler Açmak
İnsan her an değişiyor, değişmeye, gelişmeye, başka pencereler açmaya, bir gün önce ya da 20 yıl önce anlamadığını bugün bir anda idrak ediyor, bir an geliyor, söz konusu detay her neyse onu tam da anlamadığını da anlıyorsun.
Örneğin geçenlerde yazdığım Ada ve Maestro dizisinden sonra birdenbire Yunan dilinde müziğin ne kadar güzel duyulduğunu fark ettim. 40’ımdan sonra! Oysa ömrüm boyunca hiç alakam olmamıştı bu dille. Almanca öğrenirken de Almanca müziğe takılmıştım. Son yıllarda Farsça da çok enteresan geliyor, öğreneceğimi sanmamakla birlikte çok hoş.
Binlerce yıllık tarihi olan ve evrilerek bugüne gelen bir dili idrak etmek, elbette çok ciddi yaşanmışlık, araştırma, anlama, dinleme gerektiriyor. Bizimkisi sadece bir tık aşinalık. Ama şükür ki müzik evrensel.
Chansons de Pınar: Fransız Müziğinin 70 Yıllık Duygu Listesi
Fransızca öğrenirken dinlenebilecek şarkılara dair bir liste paylaşıyorum. Spotify’da Chansons de Pınar isimli listemde bu derlemeyi bulabilir, dinleyebilirsiniz. Listeyi takibe alabilirsiniz. Yaşayan bir liste: sürekli değiştiriyorum.
Bu salt bir müzik seçkisi değil; Fransız kültürünün son 70 yılına ait bir duygu haritası gibi diyelim. Şarkıların birçoğu müzikten önce bir hikaye anlatıcılığı (storytelling) vazifesi görüyor. Bu da dil öğrenenler için bir avantaj elbette.
İkonik, romantik, melankolik baladlar, divalar, ozanlar, güçlü yorumcular, hareketli ritimler, nostaljik bir neşe, modern yorumlar, derin meseleler, zengin bir dil kullanımı, sinematik ve tematik şarkılar, Akdeniz ve dünya müziği esintileri, günümüz şehir ruhu, kimlik ve varoluş sorguları… Hepsi var bu listede.
Montmartre Sokaklarından Şehre: Paris’in Melankolisi ve Romantizmi
Liste, sabahın erken saatlerinde Carla Bruni eşliğinde bir kafede içilen sakin bir kahveden gece yarısı Montmartre sokaklarında duyulan uzak bir akordeon sesine, Edith Piaf’ın dramatik şarkılarına kadar Paris’in tüm romantizmini ve melankolisini içinde barındırıyor.
Klasik Fransız chansonlarından pop klasiklerine, swingden rock standartlarına ve gypsy jazza ve hatta nadir de olsa elektronik müziğe farklı türlerden, farklı dönemlerden ve farklı kuşaklardan kıymetli müzisyenleri ve enteresan şarkıları kapsıyor. Bu listedeki bazı parçalar, Türk popu tarafından da aranje edilerek seslendirilmiş olduğundan çok tanıdık, iyi bildiğimiz melodiler. Ödüllü Eurovision şarkıları, en klasik manada chansonlar, modern animasyon temaları, müthiş film müzikleri, derin şiirler, naif ve kalbi inceden sızlatan melodiler bu listede karşılacaklarınız arasında.
Edith Piaf’tan Zaz’a Celine Dion’dan Enrico Macias’a Dany Brilliant’tan Charles Trenet’ye Joe Dassin’a Patricia Kaas ve Lara Fabian’a ya da Marc Lavoine’a onlarca ismin onlarca güzel şarkısını bulabilirsiniz listemde. Farklı dertleri olan bu şarkıların her biri sizi Fransızcaya daha çok yakınlaştıracaktır.
Eğer şarkı sözlerinin birer şiir olduğu, melodinin de geri kalmadığı bir seçki deneyimlemek istiyorsanız yine doğru yerdesiniz. Bu liste, Fransızca bilmeseniz bile hikâyeyi hissetmenizi sağlayan ‘Chanson’ geleneğinin en saf örnekleriyle dolu. Her şarkı, sadece bir ritim değil, bir karakterin (örneğin Moustaki gibi bir ‘yabancı’nın) hayatından bir kesit sunuyor.

Zamanlar Arası Bir Köprü: Chanson Geleneğinden Modern Ritimlere
Bir taraftan da zamansız bir köprü bu liste. 1940’ların siyah-beyaz Paris’i ile modern dijital dünyayı birleştiren bir köprü. Bir yanda Edith Piaf ve Charles Trenet gibi efsanelerin nostaljisi, diğer yanda Zaz ve Louane gibi bu geleneği bugüne taşıyan taze sesler var. Klasik şandan modern popa farklı örnekleri ‘zarif’ bir şemsiye altında toplamaya çalıştım.
Gürültülü dünyadan kaçıp kendi içine dönmek isteyen; estetiği, hüznü ve hayatın küçük güzelliklerini seven birinin Fransız ruhuyla attığı bir imza gibi düşenebiliriz bu listeyi.
Trende Yazılan Şiirlerden Boğanın Gözlerine: Şarkıların Görünmeyen Hikayeleri
Hadi biraz da detaylı bakalım. Mesela Charles Trenet‘nin o güzel ipeksi sesiyle söylediği La Mer.
Bu şarkıyı bir seyahati sırasında trende 10 dakikada yazmış. Denizin şairane bir tanımı bu şarkı. Yağmur altındaki gümüşsü parıltıları, güneşli günlerin bembeyaz melek bulutları ve sonsuz mavisi.
La mer
Qu'on voit danser le long des golfes clairs
A des reflets d'argent
La mer
Des reflets changeants
Sous la pluie
Listede Charles Trenet’nin swing örneği La Boum ya da bir çok başka sanatçının da yorumladığı Müzik, kültürün en temel çıktılarından biri. Müziği oldukça zengin bir bakış açısıyla, çeşitlendirerek ve nitelikli örneklerle hayata katmak gerek.
Benim için bu listeden bir kaç şarkı seçmek ve anlatmak çok zor, çünkü seçemiyorum ama Céline Dion‘un pop- rock formundaki Destin’in Paris’te 1995’deki canlı kaydını paylaşayım. Lütfen giitar solosuna dikkat. Tüm zamanların en çok satan Fransızca albümü olan D’eux albümünde yer alan Destin(Kader) :
Animasyonların Büyüsü
Devam edip bir animasyona varalım: “Un monstre à Paris” filminden bu şarkı. Vanessa Paradis ve – M- söylüyor: La Seine.
Hadi bir animasyon daha paylaşalım. Yıllar evvel de sözlerini Daha İyi ,Daha Mutlu, Daha Çocuk başlıklı yazımda yazmıştım. Camille‘in seslendirdiği Suis-Moi, “Le Petit Prince” isimli o büyüleyici Fransız animasyonundan. Animasyonun müthişliği kadar müthiş bir şarkı!
Şimdi geri gidelim, Cezayir asıllı Fransız şarkıcı Enrico Macias‘ın bir çok şarkısını bulabilirsiniz listemde. Macias’ın şarkıları biraz Endülüs biraz Cezayir melodilerini anımsatan müthiş ünlü Fransız şarkıları. Bir çoğu Ajda Pekkan, Nilüfer, Tanju Okan gibi sanatçılar tarafından seslendirilmiş bir çok hit, aslında Macias’ın Akdeniz melodili şarkıları.
Bugünlerde Masumiyet Müzesi ile tekrar gündeme gelen, Türkçesini Neco’nun yorumladığı A Toi örneğin. Sıcak sesi ve romantik tarzıyla en çok da “Les Champs-Élysées” ile tanınır Joe Dassin. Ben bu şarkısını bir çok şarkıdan çok severim.
Enteresan bir tenor, derin bir şair ve kült şarkıların mimarı Charles Aznavour da var listede. Nadir de olsa elektronik müzik örnekleri de var.
Biraz folk, biraz blues karmasıyla sakin Francis Cabrel‘in enteresan bir bakış açısıyla yazdığı La Corrida . Çok enteresan bir şarkı. Çünkü aslında boğa güreşini bir boğanın gözünden anlatıyor. Müzik çok güzel ama hikaye ve klip de enteresan.
Bambaşka şanatçılar, bambaşka yorumlar… Hadi keşfedin, dalın, dinleyin.
İyi dinlemeler.
