Şu an bulunduğumuz sayfa Ana sayfa » Genel » WHEN LIFE GIVES YOU TANGERINES: KOPMADAN DEVAM EDEBİLMEK ÜZERİNE İNCELİKLİ BİR HİKAYE

WHEN LIFE GIVES YOU TANGERINES: KOPMADAN DEVAM EDEBİLMEK ÜZERİNE İNCELİKLİ BİR HİKAYE

by Pınar Akçay
0 yorumlar

Anne Ölmez, Biçim Değiştirir: Sevgi, Fedakarlık ve Kuşaklar Arası Bağların Ölümsüzlüğü

Vaktinde THIS IS US: En ekşi limonlardan bile limonata yapabiliriz başlıklı yazımda aile olmanın hikayesini anlatan bu diziden övgüyle söz etmiştim. 2 gün önce When Life Gives You Tangerines’i bitirdim. 2017’den bu yana tek satır yazı yazmadığım websitemi adeta kapalı bir evi açıp özenle ve hevesle temizleyip tekrar hayat verme hissiyle hızla toparlamama vesile olacak kadar güçlü bu dizi, beni derin bir hüzün ve insan evladının devam gücüne karşı büyük bir saygı hissiyle başbaşa bıraktı.

Netflix’te her karşıma çıktığında çerez nitelikli bir romantik komedi olduğunu dizi düşündüm. Oysa bugüne dek izlediğim her türlü yapım arasında beni en derinden etkileyen çalışmalardan biri oldu. O kadar derinden ağladım ki bazı sahnelerde, inanın anlatmam mümkün değil, sanki o esnada derinden sevdiğim kişileri kaybeden benmişim gibi hissederek ve boğazımdaki yumruların ağırlığına daha fazla dayanamadan haykırarak ağladığım çok an oldu. Annemi, anneannemi, ailemin kadınlarını, aşkı, daha bebekken ölen kardeşimi, annemin halini, anneliği ve acımasız hayata rağmen ayakta kalma dirayetini, kendi aşkımı, eşimi, oğlumu o kadar çok düşündüm ki… Anne-kız bağının kutsallığını o kadar çok hissettim ki…

Önce şunu söyleyeyim: Çerezlik bir dizi, entrika, hız, akışkanlık isteyen arkadaşlar, üzgünüm ama aramızdan ayrılsınlar. Çünkü duygusal yoğunluğu çok yüksek, izlemenin bazen resmen hırpalayıcı olduğu, son derece hüzünlü, hüznün sıklıkla gerçeklikle ve umutla birleştiği, ince dokunuşlu, yavaş ve bol diyaloglu, sık sık yaşanmışlık hissi veren bir hikaye bu. Fakirlik, sınıflar arası fark, ömür boyu süren bir mücadele, hiç bitmeyen bir çalışma, kayıplar, yaslar, hüzün, annelik, fedakarlık, kuşaklar arası bağ, sevgi, aşk, keyif, neşe, emek, saygı…. Ama dünyanın en ince işlenmiş versiyonlarından biri olarak. Aşkın ve sadakatin en güzel hallerinden birini ekrana yansıtarak. Aile ilişkilerinin anlatıldığı, diyalog tahammülü olan, karakter gelişim analizlerinden sıkılmayan, dönem filmi sevenler, ilişkilerin içindeki görünmez emeği ve fedakarlığı görebilenler için When Life Gives You Tangerines gerçekten güzel bir keşif olur.

Romantik bir hikayeye başladığınızı sanıyorsunuz. Oysa film onlarca kavramın ve sosyolojik gerçeğin bir kadının büyüyüşü, aile kuruşu ve varoluşu üzerinden anlatan derin bir dram.

Öykü, Kore’de Jeju adasında başlıyor ve Jeju, Seul, Busan arasında gidip geliyor. Çok kuvvetli dönem geçişleri var, inanılmaz güzel bağlantıları müthiş anımsamalarla birleştiriyor. Kostümleri, dekoru, ortamları, oyunculuğu, görüntü dili ve resmedilişi çok zarif.

Hikayemizin ana kahramanı Ae-Sun (bence); Ae-Sun’un ve ona daha çocukken kararlı ve sakin biçimde aşık olup ömrü boyunca aşkını haykırmadan, sevgilisinin her an yanında olup onu koruyan kollayan, dirayetli, kararlı, sevgi dolu, ahlaklı ve iyi insanın vücut bulmuş hali Gwan-sik’in hikayesi.

İlk kez duydum ki eskiden Kore’de kadın dalgıçlar varmış: Haenyeolar…Hatta Güney Kore’nin Jeju Adası’nda 2006’da bir müze açılmış: Haenyeo Müzesi. UNESCO’nun somut olmayan kültürel miras listesinde yer alan Haenyeoların şerefine. Haenyeolar ekipmansız, oksijen tüpü olmadan, özel bir kıyafet olmadan, serbest dalış yaparak, oldukça tehlikeli biçimde deniz kabuğu, ahtapot, deniz kulağı gibi deniz mahsullerini çıkaran efsanevi kadın dalgıçlarmış. Kendilerine has kültürleriyle resmen bir tarih yazmışlar. Denizin hem yaşam hem de derin bir tehlike kaynağı olduğunu bilen bu kadınlar, her gün tabiri caizse kelle koltukta, yaşamak için denize dalarlarmış. Dizi bu yaşamları pahasına mesleklerini icra eden kadın dalgıçlara bir çeşit saygı duruşu.

Ae-Sun’un annesi bir Haenyeo. Dizi, Ae-Sun’un annesine olan özlemiyle açılıyor, deniz kıyısında annesinin ismini haykırışıyla ve yine orada aynı şekilde bitiyor. Ae-sun’un annesi Gwang-rye, omuzlarında koca yüklerle yaşayan, kocası öldüğü için kızını kocasının ailesinin yanına vermek zorunda kalmış, en büyük dileği kızının bu meslekten uzak kalıp, eğitimine devam ederek masa başı bir işte çalışacak şekilde büyümesi olan, çalışmayan yeni kocasının evinde yaşayıp çocuklarına bakan müthiş sert mizaçlı, oldukça katı görünen, güçlü duran genç ve dul bir anne. Kızının tepenin diğer tarafındaki eve, sürekli yanına gelmesini istemeyen, onu güvende tutmak isteyen bir anne. Kafasına koyduğunu da yapan bir kadın. Gerektiğinde kızının hakkını savunan biri: Onun gerçekten kalbinin kırıldığını anladığı an onu yanına alan, okulda daha yüksek oyla sınıf başkanı seçilmesine rağmen daha zengin olan çocuğu başkan ilan eden öğretmenle konuşması gibi, kocasının ailesinin evini basıp kızını ellerinden alması gibi. Maalesef erken yaşta ciğerleri iflas ettiği için ölüyor. Aslında hikayenin omurgasında Gwang-rye var.

Ae-sun son derece akıllı, zeki, başarılı, çok çalışkan, çok cesur, çok güzel, inatçı, çok utangaç ve annesini çok özleyen bir kız, aklında şair olmak var, edebiyat var. Gwan-sik ise daha çocukken onu sevdiğini, ona aşık olduğunu bilen, aşkının arkasında kararlılıkla duran sakin, saygılı ve iyi niyetli bir çocuk. Bir balıkçının oğlu. Ae-sun’un yanından pek ayrılmıyor, ağlayınca onunla ağlıyor, gülünce onunla gülüyor. Ae-sun büyüdüğünde Balıkçılar Odası Başkanı olduğunda, kendisinin de first-lady olacağını söyleyen, 1950ler için alışılmadık bir karakter: dayanan, bekleyen, yanında kalan bir erkek. Hele kadının pek de hakkı olmayan Kore için bu gerçekten farklı bir durum. Oysa Ae-sun ona hep çok sert davranıyor. Tüm çıkışlarına rağmen, Gwan-sik daima sessizce ve en zor anında bile dirayetle onun yanında duruyor, gerektiğinde hakkını savunuyor.

Elbette burada tüm hikayeyi anlatmayacağım. Kendiniz izlemek istersiniz, bu haksızlığı yapmayayım: Ae-sun büyüyor, Gwan-sik’le evleniyorlar, birbirlerini ömürleri boyunca derinden bir bağla şiddetle ve dirayetle seviyorlar, müthiş bir aşk, çok güzel bir sevgi yaşıyorlar. 3 çocukları oluyor ve sonra onlar büyüyor, yaşam devam ediyor.

Ayrıca sosyolojik ve toplumsal kimi detaylara da girmeyeceğim.

Ben hikayedeki başka şeylerden bahsedeceğim.

Bir çok yardımcı karakter var, Ae-Sun’un kızı Geum-myeong, oğlu ve gelini, babaannesi, amcası, annesinin Haenyeo olan arkadaşları, yani teyzeleri, evlenmekten son anda caydığı, önce düşmanları ve sonra dünürü ve ileriki zamanlarda arkadaşları olan Bu Sang-gil, Gwan-sik’in annesi, babaannesi, Geum-myeong’un eşi Kim Seon-ho, evlenmekten son anda vazgeçtiği Park Yeong-beom’un cadı ve acımasız annesi ve daha bir çok karakter. Ve deniz; sabrın, kayıpların, bekleyişin ve yaşamın simgesi. Her biri ince ince işlenmiş.

Ae-sun’un gençliğini ve kızı Geum-myeong’u aynı oyuncu oynuyor ve çok güzel oynuyor. Sembolik bir durum. Kızı, annesinin kaderini üstleniyor, annenin sessizce gömdüğü yarım kalan hikayesini ve hayallerini başarıyla tamamlama görevini üstleniyor. Bu seçim, adeta anne-kız bağını görünürleştiriyor. Bu arada, gençliğini oynayan IU ve olgun ve yaşlılık dönemini oynayan Moon So-ri çok çok güzel kadınlar. Hem oyunculuklarına hem mimiklerine hayran kaldım.

When Life Gives You Tangerines bir ömür anlatıyor, çok gerçek taraflarından resmederek anlatıyor. Bağırmadan, haykırmadan, abartmadan, sessizce yaşanan, kabul edilen, dayanılan acıları yaşayan sıradan gibi görünen insanların her birinin ne büyük hikayeleri olabileceğini anlatıyor.

Anneanne, anne ve kızının arasındaki geçişler, anımsamalar çok etkileyici…Kızların annelerini anımsamaları, onun o yaşındaki halini ve yaşadıklarını geç anlamaları, yaşlılık dönemlerindeki vedalar kalp kırıcı. Bir kadının çocuğunu kaybedişinin hikayesinin hayat boyunca ne kadar peşinde olduğunu hissettiğimiz her an derinden yürek burkuyor.

Küçük oğlunun öldüğü zaman ve mezara gittiği ya da onun için mutfakta şeker tası bıraktığı anlar, Gwan-Sik’in ölüme hazırlanışı, öldükten sonra Ae-sun’un evin her yerinde Gwan-sik’in kendisini korumak ve işini rahatlatmak için aldığı önlemleri fark ettiği ve zihninde onunla konuştuğu anlar, Ae-sun’un annesinin ölmeden önce kendisine sabaha dek ninni söylediği sahne ve tabii ki öldüğü zaman… Babaanneyle Ae-sun’un bir araya geldiği zamanlar, babaanneyle Gwan-rye’nin ölmeden önce gerçekleştirdiği konuşmalar ve babaanne ölürken geliniyle huzurla ödeşmesi, Gwan-sik’in endoskopi için baygınken oğlunun ismini sayıkladığı an, Ae-sun’un kendi yasını yaşadığı ömrü boyunca Gwan-sik’in o yası içinde ne kadar derin yaşadığını görmesi… iki insanın hayatlarının tüm döneminde bir yası ayrı ayrı tutuşları… Geum-myong’la Gwan-sik’in düğündeki diyalogu, ölmeden önceki diyalogu, Ae-sun’un ölen oğlunun mezarında onunla konuştuğu anlar, zihninde ona sarılıp yemeğini yedirdiği anlar… Her biri beni dağıttı, çok çok ağlattı.

Annelerimizin fedakarlıkları çok sık düşündürecek bir dizi. Ben Geum-myong’un annesine benzemeye başladığını fark ettiği anlarda da çok etkilendim. Çünkü hayatın maalesef değişmeyen bir gerçeği var ki o da şu: Gençken ebeveynini anlamıyorsun. Sonra bir gün, istemeden ona benzemeye başlıyorsun. Dizi, sakince ve rafine şekilde bu gerçeği hissettiriyor. Ölüm yaşanıyor, ölümle birlikte yaşanıyor, dayanılıyor. Bunu gösteriyor dizi. Bir annenin evladının mezarını ziyaretindeki o kırılgan anların derin hüznünü hissettiriyor mesela. Hem evlat hem anne kaybetmiş nice kadının acısını ve sessiz kardeşliğini hissettiriyor.

Bütün bunları yaşayan annenin sevdiği o liman olarak duran kendi babalığında da eşliğinde de arkadaşlığında da aynı ahlaki tavra sahip asil bir ruhun dayanıklılığının, ona takılmış ismiyle “Çelik Yürek”in sessiz varlığında ne derece dirayetli ve aslında ne derece yaralanmış olabileceği müthiş etkileyici. Ae-sun ne kadar güçlü ve iyi bir anne ise Gwan-sik de o kadar güçlü ve iyi bir baba. Kızına olan sevgisi, baba olarak duruşu, onu koruyuşu, sessizce dağ gibi arkasında kalışı beni çok etkiledi. Ne şanslı bir kız diye düşündüm.

Yapılan iyiliklerin asla karşılıksız kalmadığı ama hayatın hiç de adil olmadan acımasızca devam ettiğini görüyoruz. Tüm acıları taşıyarak yaşamaya devam edenleri anlatıyor.

Bir anne ölse de annelik bitmiyor, küçükken annesini kaybeden bir çocuk yaşlılığında da onu arıyor. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, annesini kaybettiğinde aynı acı hiç kapanmayan bir yara olarak içinde kalır. Bu evrensel gerçeği çok içten sahnelerde tekrar tekrar yaşıyoruz. İnsanlar gidiyor ama emekleri ve sevgileri baki kalıyor. İçlerimizde canlı bağlar bırakıyorlar. Bu bağlar, bizi bugün olduğumuz kişilere dönüştürüyor.

Şimdi diyeceksiniz ki iyi de be kardeşim, dünya zaten artık tam bir mahşerleri, daha bir de buna ağlamaya ve üzülmeye ne hacet! Ama hikayeler yaşanıyor, görmezden gelemeyeceğimiz bir öyküler festivali dünya. Ben görmezden gelemedim bu hikayeyi, izledim, hissettim, gördüm, deneyimledim. Hiç bir hayat tek başına yaşanmıyor, herkes birbirinin kaderine değiyor, kuşaklar arası zincir halkaları kayıplara rağmen bağlı kalıyor. Ve anneler asla ölmüyor, biçim değiştiriyorlar! Tavsiye ederim.


Alakalı Yazılar